Ne yapsak ne etsek, söze başlarken lafımızın ipini sağlam kazığa bağlamadan yol alamıyoruz; teknenin palamarını sağlama almalı.Sözümüzü, iskeledeki halatın volta edildiği döküm babaya doladık mı, karşımıza hep eski Yunanca çıkıyor. Yunanî olduğumuzdan değil, lakin ne edelim ki Batı merkezli dünya kültürünün dili oraya uzanıyor.Denemecilerin pirî Salâh Birsel üstadın istitrat~lafı dolaştırma sanatına erişmesi ne mümkün, ama bir giriş-girizgâh yapmadan da hiç olmaz: Geometri, tarih boyunca sadece toprağı değil, kimin bilgiye erişebileceğinin sınırlarını da tanımlayıp ölçer ve biçer.Bu sınırı çizen cetvel, insan zihninin kusursuz düzene ulaşma çabasından çok evrensel anlamdaki siyasal iktidarın güç ve egemenlik zaptına fayda sağlar.
Geometri dersine girmezden evvel pergel, iletki, gönye ve cetveli hazır etmiş talebe gibi işte yazının başına oturduk.
Yanı başımızda Halikarnaslı~Bodrumlu hemşerimiz Herodotus'un MÖ.430'da tamamladığı, hem de Yunancanın Ege aksanı, İyonca şivesiyle yazılmış ¨Tarih¨ başlıklı eseri duruyor.
Remzi Kitabevi tarafından Müntekim Ökmen tercümesi ve Azra Erhat'ın, metni Yunanca aslından karşılaştırarak ¨proof-reading¨ yaptığı kitap 1973’te yayınlandı; yazık ki o tarihe kadar akademi dünyası dışında meraklı Türk okuru bu başyapıta ulaşamadı, okuyamadı.
Herodotus kitabının II.Bölüm 109.Paragrafında şunları nakleder: Mısırlılar, Nil'in her yıl taşıp arazi sınırlarını ortadan kaldırması yüzünden tarlalarını yeniden ölçmek zorunda kalıyordu. Geometri biraz da bu nedenle, Piramitlerin mimarisi hariç, Mısır'da doğdu. Sonra İyonyalı felsefecilerin elinde gelişti.
Herotodus'un anlattıklarına bakarsanız, Mısır'da nehir boyunca yüz binlerce hektar araziyi kaplayan Nil'in seli, suyunu çektikten sonra çiftçiler Firavun Kralların vergi memurlarına ¨toprağım küçüldü¨ diye matrah itirazı yapıyor, kral da mühendislerini gönderip araziyi yeniden ölçtürüyordu.
Çamurlu toprağa bata çıka mühendisler her 52.5 metrede bir atılmış düğümle işaretli uzunca bir ipi geriyor, işte nasıl yapıyorlarsa araziyi ölçüyorlardı; tapu kadastro memurları ve haritacılar gibi.
Bunlara İp Gericiler anlamında Harpedonaptai adı verilirdi; geldik mi yine Yunancaya! Harpedon halat demek; halat gerenler anlamındadır.
Bu ip germe usulü yanında, yıllık vergi oranını belirlemek için suyun ne kadar taştığını da kestirmek amacıyla Nilometre adı verilen, kuyu-havuz sistemiyle yapılmış taştan derinlik ölçer yapıları da kullandılar.
Herodotus'un ömrü 200 sene sonrasına vefa edemezdi, o nedenle de bilemeyeceğinden anlatamadığı bir hikâye daha var. Tarihçimiz, yaşasaydı; o tatlı diliyle bize İskenderiyeli Yunan Eratosthenes'in MÖ.240 yılında, 21 Haziran günü, güneşin tam öğle saatinde tepemizi haşladığı o saatte, arazi ölçer gibi, geometrinin tüm imkân ve araçlarını kullanarak yaklaşık rakamla Dünya'nın çevresini hesaplamasını da anlatırdı. Bugünkü ölçüme çok yakın bir sapma ve hatayla 40 bin km olarak hesaplamıştı İskenderiyeli geometrici…
Eratosthenes'in bir müşkül vaziyeti de vardı: İskenderiye'de ölçüm yapmıştı ama pergelin sabit ayağını oraya yerleştirdiyse açısal ayağını 843 km güneydeki Assuan kentine uzatmalıydı. Yoksa açısal hesaplamayı nasıl yapacaktı!
O vakitler Syene adı verilen dünyanın bir ucundaki, git git bitmez yere kadar adımlayarak yol alacak görevliler bulundu; bunlara, dikkat yine Yunancadır, adımla ölçenler anlamında Bēmatistaí (βηματισταί) deniyordu.
Allah’ın sıcağında tabana kuvvet giden bu ölçücüler, geometrinin, akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş denilen üyeleri olsa gerek!
İskenderiye'nin gökbilimcileriyle oyalanırsak Geometri'yi Platon'un Atina'daki Akademisinin kapısına kadar taşıyacak sohbeti anlat anlat bitiremeyiz.
Geometrinin vatanı, antik doğa felsefesiyle buluştuğu için, bana kalırsa, İyonya-Ege topraklarıdır; sonradan Atina'ya göç eder.
Kelime, Eski Yunanca gē (γή, "yer/toprak") ile métron (μέτρον, "ölçü") sözcüklerinin birleşiminden oluşur — tam anlamıyla "yer ölçümü".
Geometron, Fransızcada kullanılan géométrie üzerinden dünya dillerine geçer.
Türkçede bir vakitler "jeometri" biçimiyle kullanıldı; jeo toprağı ifade ediyorsa geo da yeri-mekânı anlatıyordu.
Geometrinin İyonya-Atina yolculuğuna Thales, doğacı filozoflar Anaksimandros ve Anaksimenes, Pisagor ve Hippokrates, ve dahi pek çok başka isimler eşlik eder.
¨Ay~üstü Kozmik Evrenin¨ hayranı olan Atinalı Platon, başlı başına geometrici olmasa da kurduğu okulunun ana kapısındaki alınlığa, okula kayıt için giriş sınavına öğrenciyi sokar gibi yazdırıp, kitâbe diye okuttuğu yazıtı bilmeyenimiz yok; tekrarlarsak denememizin kalibresini düşürürüz ama yine de yazmalı:
¨Geometri bilmeyen girmesin! ¨Ἀγεωμέτρητος μηδεὶς εἰσίτω" (Ageōmétrētos mēdeìs eisítō)
Lise yıllarımda geometri dersindeki şekillerden en çok ¨gıcık kaptığım¨ yamuk'tu, çünkü yamuk yumuktu, nereye çekersen çek bir bacağı bir türlü düzelmezdi.
Ne yapsın zavallı, onun da fıtratı buydu sanırım.
Bu yamuk dörtgen şekil, araların doldurulması ve boşlukların kapatılmasını emreden doğanın kurallarına da ters görünür, ona bakanı rahatsız bırakır, simetri duygusunu yerle yeksân eder, ama geometriye göre vardır.
İnsanlık tarihi boyunca bu yamuk yumukluğa düzen getirilmek istenmiş olmalı.
Bizi, gacır gucur ses çıkaran tebeşirin tahtaya sürtmesi gibi rahatsız eder ki, yamuk yumuk'a başka arkadaş kelimeler buluruz; eciş bücüş, yamru yumru, çarpık çurpuk, ezik büzük, çerden çöpten, kırtık pırtık, pörsük mürsük, gibi dilbiliminde ikileme denilen sözcükler icat eder, bir güzel kullanır, bu düzensizlik karşısında huzursuzluğumuzu böylece onu küçümseyerek dile getiririz.
Huzursuzluğumuzu geometrinin intizam sağlayan, nizama davet eden, hatta Tanzimat ilan eden, adı Nâzım veya Nazmi olan insanların muntazam düşünceleri, davranışları teskin edebilir, sadece...
Rönesans'ın dev ismi Dante bile İlahi Komedya’nın zirvesindeyken, eserin Cennet başlıklı bölümünde, Tanrısal düzenin sırrını çözmeye çalışan insan zihnini, daireyi kareleştirmeye çalışan (yani imkânsızın peşinde koşan) bir geometriciye benzetir:
"Qual è ’l geomètra che tutto s’affige..." diyor; "Nasıl ki bir geometrici, bütün dikkatini verip daireyi ölçmek (kareleştirmek) için uğraşır da düşündüğü halde aradığı o temel ilkeyi bir türlü bulamazsa..."
Dante Alighieri, kusursuzluğun imkânsızlığından bahsediyor olmalı!
Geometrinin kusursuzluk iddiasıyla insanın kusurluluğu arasındaki o ince çelişkiyi, bir arada olmaklığının güçlüğünü sezmiş olan edebiyattır, sanattır.
Ne yapalım ki, hatasız kul olmaz; hatasıyla sevelim onu!
Sanat da kusursuz olmaz. Hatasızlık, sanatın hatasıdır. Mutlaka sanatta bir çapak olmalıdır ki insan elinden çıktığı anlaşılsın; bu anlamda, korkmayın, lafın ucunu kaçırmadan eklemeliyim ki Yapay Zekâ işte bu yüzden kusursuz olmak akılsızlığıyla böyle kendi burnu dikine gidip devam ederse, sittin sene sanatçı da olamaz.
Sanatın en zekice olanı ise mizahtır.
Kendi eksiğini görmek bir erdemse bunu dile getirmektir mizah; mizahsız hiç olmaz!
Herodotus'un kitabı yanında, geometri üzerine deneme yazımız için bir roman sırasını bekliyor.
Müstear bir erkek ismi olarak George Eliot'u kullanan İngiliz kadın romancı Mary Anne Evans'ın 1860 tarihli Floss Nehrindeki Değirmen adlı eserinde, biri erkek iki kardeşe ders veren Rahip Stelling'in, kızların geometri öğrenmeye ¨kafalarının basmayacağı¨ önyargısıyla sarfettiği sözleri ibret-i âlem olsun diye aktarmalıyız.
Rahip, değirmencinin oğluna ¨Senin aklın geometriyi alır, kızlar bu işten anlamaz¨ der, küçük kız Maggie ağabeyi Tom'un yanında küçük düşer. Stelling'in yanıtı acımasızdır: Kızların (kadınların) yüzeysel bir zekâya sahip olduğunu, her şeyden biraz anlayabildiklerini ama hiçbir konuda derinleşemeyeceklerini söyler, rahibe göre kadınlar "çabuk kavrarlar ama zihinleri sığdır. ¨
Romanın sayfalarında oyalanırsak sözümüze kadın hakları, feminizm, süfrajet hareketine kadar pek çok şey katılacak görünüyor; rahibin haksızlığı, hatta küstahça acımasızlığını ona bırakalım, geometrik yolumuza devam edelim.
Bizim bu romanı, böylesine, geçiyordum uğradım biçiminde sellemehüsselam, birden dank etmiş gibi hatırlamamıza sebep olan başka bir kitap duruyor da oradan tırtıklayıp buraya naklettik.
Amerikalı matematikçi ve fakat güçlü anlatımıyla denemenin sınırlarını zorlayan Jordan Ellenberg'in 5 yıl evvel yayınlanmış ¨Şekil: Bilginin, Biyolojinin, Stratejinin, Demokrasinin ve Diğer Her Şeyin Gizli Geometrisi¨ adlı kitabında, ¨Öklid'e Oy Veriyorum¨ bölüm başlığıyla okuru metne davet eden kısım, ilginçtir.
ABD'nin, ikonik bir isim olan başkanlarından Abraham Lincoln'ün siyasi kariyerinde bir düşüş yaşadığı 1850'lerde gezici bir avukat olarak geçimini sağlamaya çalışırken Öklid'e sığındığını da anlatıyor. Hatta Lincoln'ün ortağı öteki avukatın onu bir sabah, masasında pergel, cetvel, çeşit çeşit mürekkepler, kalemler ve kağıtlar arasında bulduğu yine kitabın 1.Bölümünde aktarılır. Öyle görünüyor ki, Lincoln, geometriyi neredeyse saplantılı bir disiplinle, kendi kendine, hayatının en belirsiz döneminde öğrenmiştir.
Lincoln, ünlü ikna edici hitabet yeteneğinin kaynağını geometride bulmuştur. Hukuk eğitimi sırasında sürekli "ispatlamak" (demonstrate) kelimesiyle karşılaşan Lincoln, kelimenin tam anlamını kavrayamadığını fark eder ve sözlüğe başvurur. Yani Lincoln, siyasi söylemin gücünü geometrik ispatın kesinliğinde arıyordu — demokratik ikna ile geometrik kanıt arasındaki ilişki Lincoln söyleminde yer etti.
Geometri toplumsal yapılardaki tüm dağınıklığa karşı elimizdeki tek zihni kalkan olmalıdır. Bu kalkanın farkına varan bir diğer siyasetçi, devlet adamı Atatürk'tür.
1937'de Sivas'ta, tarihi Kongre'nin toplandığı lisede, o zamanki eski adıyla Hendese denilen geometri dersine girer. Ders sırasında, talebenin zaviye, dılı, müselles, müsavi ve müvazi, murabba gibi Osmanlıca terimlerle kafasının karıştığını fark eder. Bunlardan bir tanesi de hiç anlaşılmaz değildir, hatta komiktir: Muhit-i Daire, yani çember!
Milli Eğitimden eski dille yazılı ders kitaplarının kaldırılması talimatını verdikten sonrasıdır ki, Atatürk'ün Dolmabahçe'de yazı masasına geçip baştan sonra Geometri kitabı yazmakta olduğunu öğreniriz.
44 sayfalık yapıtı kılavuz kitap olarak Kültür Bakanlığınca basıldı, okullara dağıtıldı.
Hah işte, bu kadar lakırdının yanlışı da olur, Kültür Bakanlığı diye hata yaptı denemecimiz demeyiniz! Ey dikkatli Okur; yazarımızın hatasını şıppadak yakaladık diye sevinmesin, biz geometrinin pergelini doğru kullanmayı Kadıköy Ortaokulu'nda, daha orta bir’de öğrendik! Kültür Bakanlığı ismi daha sonra kaldırılıp tekrar eski ismi olan Maarif Vekâletine dönüştürülmüştür; 1941'de... Evet, bir dönem Kültür Bakanlığımız da vardı!
Geometrinin, asırlık öğrenme korkumuzu dağıtan kitabında, yazar Ellenberg, bize geometrinin liselerde şekillerin alanını ezberleten o büyük cezalandırıcı olmadığını fısıldar. Onun gözünde geometri, demokrasideki seçim bölgelerinin nasıl hileyle, İngilizcesiyle gerrymandering adı verilen saptırmayla çizildiğini anlamaktır; pandeminin yayılma eğrisini ya da bir yapay zekânın bizim ona sorduğumuz kelimeler arasındaki mesafeyi ölçtüğünü görmektir.
Bir siyasi partinin veya iktidarın seçimlerde avantaj elde etmek amacıyla, seçim bölgesi sınırlarını kendi lehine olacak şekilde hileli ve kasıtlı olarak yeniden çizmesine deniyor gerrymandering!
Kısacası ¨Stratejik taksimat¨ yapılarak oylar bizim sandığa demenin İngilizcesi! Bunu anlatması zevksiz bir şeydir, denemeciniz çabucak yan çiziyor, ¨ yamuk yapıyor¨ ve bu sıkıcı mevzudansa yamuk dörtgene razı oluyor.
Gerrymandering'in çizdiği bölgeler yanında benim yamuğum bir geometri harikasıdır.
Demek ki kusursuzluk aramak boşunaymış — yamuk da kalsa, eciş bücüş de kalsa, bir şeklin kendine has bir doğruluğu varmış.
Ortaokulda geometri hocama sormuştum, ¨Hocam neden yamuk dörtgen var da yamuk üçgen yok?¨
Elinde elli santimlik bir tahta cetvelle dolaşan, emeklilik sınırını aşmış hocamız çok sinirlendi, zaten sömestirin ilk gününden beri cetvelle sıra kapaklarına vurarak sınıfta dehşet yaratıp gezinen, pelte diliyle tükürük saçarak konuşmayı seven biriydi, bu soru karşısında trampetasını artırdı, hızlı tempolarla vuruyordu, ¨Evladım üçgen zaten tabiatı icabı çarpıktır, yamuktur, rezil bir şeydir, izahtan varestedir¨ diye bir şeyler söyledi; galiba üçgenden nefret ediyordu. Aradan 56 sene geçmiş, hatırlama zafiyeti çekiyorum, herhalde böyle şeyler söylemişti. Ama, sıra arkadaşım kulağıma fısırdadığını hatırlıyorum.¨Hocayı kızdırdın, şimdi geometri cetveliyle seni yamultacak!¨
Sahi, Türkçede yamuk ve yamultmak diye benzeş kelimeler var.
O vakitlerden beri çarpık bacaklı yamuk’un argoda ciddi bir karşılığı olduğunu düşünürüm:
¨Bana yamuk yapma!¨
Geldiniz mi lafıma, yamuk hüsnü kabul gören bir şey değildir, hilkat garibesi gibi yamuktur bir kere…
Bu dünyanın geometrisi böyledir işte, kusursuz olmaz:
Yamuk gelmiş, yamuk gider!
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |